Ankara, Çankaya
+903124785250
fpi@foreignpolicy.org.tr

NEO-PATRİMONYALİZM ve BU KAVRAMDAN YOLA ÇIKARAK OSMANLI – TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE MODERNLEŞME

DPE Ortak Kuruluşu

NEO-PATRİMONYALİZM ve BU KAVRAMDAN YOLA ÇIKARAK OSMANLI – TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NDE MODERNLEŞME

Aleyna Sarıkaya

  Patrimonyalizmin modern biçimini vurgulayan neo-patrimonyalizm kavramı, bu türden siyasi rejimlerin geniş bir karakterizasyonunu sunmaktadır. Neo-patrimonyalizm kavramı Max Weber’in patrimonyalizm ve yasal-rasyonel bürokrasi kavramına dayalı olarak, S. N. Eisenstadt tarafından Batı toplumlarına öz bir deneyim olan modernleşme tecrübesinin Batı dışı toplumlarda başarısız bir “modernite” projesi üretmesi kapsamında onu nasıl deforme ettiğini açıklamak için geliştirilmiştir. Bu toplumlar modernleşme deneyimi öncesinde geleneksel zihniyet ile patrimonyal otorite tarafından yönetilen toplumlardır. Genellikle modernleşme sürecine geçilirken de bu sürecin aktörleri, değerleri tarihsel bir süreç içinde olmasından ziyade hızlı bir değişimle ve aşağıdan yukarı şekilde değil yukarıdan aşağı olacak biçimde hakim bir otorite veya elit grubu aracılığıyla gerçekleştirir. Yani modernleşme süreci toplumsal sözleşmeye dayanmayan bir nitelikte gerçekleşmektedir ve belirtmek gerekir ki, siyasi veya askeri elitlerin motivasyonu iktidarı paylaşma kaygısından gelmektedir.

  Neo-patrimonyalizmin içeriğini oluşturan krizler şunlardır:

  • Modernitenin kendine has kurum, yapı veya değerler sisteminin ithal edildiği patrimonyal nitelikte olan o ülkenin geleneksel yapısının içinde karışmadır. Patrimonyalizm kendini siyasi partiler, baskı grupları gerçek işlevlerini yerine getirememesine istinaden tekrar üretir. Bu kapsamda kurum içi kayırma, siyasallaşma ve rüşvet sıklıkla bu nedenden kaynaklanmaktadır. Genel itibariyle ithal edilen kurumlar uyum krizleri yaşar. Böylece ne geleneksel ne de modern anlamda bir yapılanmanın söz konusu olmamasıyla modernleşme krizleri yaratır. Bu kriz karşımıza özellikle ataerkil zihniyetin modern olarak nitelendirilen her kurum, değer ve davranışın ardında kendini barındırmaya devam etmekte olduğunu görürüz.
  • Geleneksel olan bırakılıp yerine modern olan inşa edilirken kendi aktörünü barındırmasından ziyade kurucu bir aktör eliyle gerçekleştirilmeye çalışılması sebebiyle toplumsal alanda karşılığını bulamaz. Bu krizin politik ve sosyolojik sorunları olmaktadır. Sosyolojik olarak bireyselliğin elde edilememesi, aklın özerkleşememesi ve kimlik bunalımı gibi krizler doğurmaktadır. Politik sonuçları ise modernleştirci elitler yönetici elitlere dönüşür. Bunun bir sonucu olarak da çoğulculuk, etkin siyasal katılım ve kurumsallaşma gibi mekanizmalar kurulamamaktadır.

Modernleşme, genel anlamıyla ekonomik ve teknolojik gelişme, toplumsal ve siyasal alanda örgütlerin rasyonelleştirilmesi ve bu tipte olan toplumların ‘modern’ olarak nitelendirilmesi için kullanılan bir kavramdır. Modernleşme, Batı toplumlarının kendi iç dinamiklerinde oluşmuş ve gelişmiş olmakla birlikte bir nevi “batılılaşma” olarak ifade edilmektedir. Bu kapsamda Batı dışı toplumlar ise, modernleşme sürecini toplumun kendi iç dinamikleri temelinde yaşamasından ziyade üst bir otorite aracılığıyla oluşturmaya çalışmıştır. Kısaca modernleşme, Avrupa-merkezci bir yaklaşıma sahiptir. Bu kapsamda Osmanlı-Türk modernleşme krizlerini anlayabilmek içim öncelikle Osmanlı’nın kendi iç dinamiklerine bakmamız gerekir. Osmanlı’da iktidarın mutlak sahibi padişahların otoritesinin meşruiyet kaynağı dini açıdan İslam halifesi olmalarına ve dünyevi bakımdan örfi hukuka dayanmaktaydı. Yönetimsel olarak Osmanlı yönetimi hem “İslami” hem de “bürokratik” idi. Yönetim, devlet dininin İslam olması ve sultanın asli rolünün İslam toplumunun lideri olarak görülmesi anlamında İslam idi; Osmanlı memurlarının devleti korumaya yönelik çeşitli uygulamaları açısından ise “bürokratik” idi. Bu kapsamda Türkiye Cumhuriyeti devleti geleneksel patrimonyalizmin egemen olduğu bir imparatorluğun kalıntıları üzerine kurulmuştur ve bu devleti bürokratik elitler kurduğu gibi onun merkezinde de yine asker ve sivil bürokratlar yer almıştır (Nişancı, 2002). Bu bürokratik seçkin kesim kendini modernleştirici bir misyonla konumlandırarak, toplumu özgür bireylerden oluşan bir varlık olarak görmekten ziyade kendi himayesi altında olduğunu düşünerek, Osmanlı’nın patrimonyalizm geleneğini sürdürmüştür. Bu durum modernleşme krizi oluşturmuştur.

Bu krizin mimari örneği “tek parti dönemi” çerçevesinden başlatılarak değerlendirilebilir. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte Batılı tarzda bir modernleşme inşası başlamıştır. Bu kapsamda demokratik siyasal yaşam, hukuk devleti, laiklik ilkesinin var edilebilme gayesi buna örnek gösterilebilir. Ayrıca modern eğitim, kılık kıyafet ve harf devrimleri de getirilmiştir. 1930’larda iki tür Ankara vardır; biri çevre değiştiren, şapka giyip, Türkçe okuyup yazmayı, Batı müziği ile dans etmeyi öğrenen bir Ankara’ydı. Bu Ankara’yı Ankara-Palace’ın balo salonlarında bulmak mümkündü. İkinci Ankara ise buradan çok uzak olmakla birlikte birkaç km uzakta bulunan Atpazarıydı. Üstelik Ankara içindeki bu merkez, çevre kopukluğu Ankara dışında bölgesel olarak da mevcuttu. Böylelikle merkez (yöneten siyasal elit) ve çevre (yönetilen) kesimi dil, kültürel etkinlikler, kıyafetler gibi pek çok alanda zıt şekillenmişti. Bu tıpkı Osmanlı yönetici otoritesinin ve bürokratik elitlerin İstanbul’da bulunmasına karşılık tebaanın kırsalda olmasıyla benzerlik göstermektedir.

Demokratik yaşam en temel anlamıyla toplumu oluşturan bireylerin siyasal hayata katılımıdır. Dolayısıyla siyasal alanda tek partili bir yapıdan ziyade çok partili bir siyasal mekanizmanın var olması gerekir. Bu dönem itibariyle çok partili hayata geçilme çabalarına (Serbest Cumhuriyet Fırkası) rağmen toplumsal kesimde bu çabanın bir karşılığı yoktur çünkü bu kavram ve kurumlar içselleştirilememiştir. Üstelik ilk çok partili hayata geçiş süreci toplum temelli bir hareketten ziyade rejimin koruyuculuğu görevini elinde bulunduran Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından bir “devlet baba” imajıyla sağlanmaya çalışılmıştır. Çok partili hayata geçişin ikinci denemesi başarılı olsa bile diğer bir modernleşme krizi olan “parti kapatma” ve “darbeler” sürecini başlatmıştır. Türk siyasal hayatında anti-demokratik bir nitelikte olan bu iki durum bir gelenek haline gelmiştir.

Osmanlı’da iktidarın meşruiyeti kutsal olarak görülen din ve geleneklerdi. Bu meşruiyet mekanizması Cumhuriyet dönemiyle yasallık ve rasyonalite olmuştur. Her ne kadar “devlet baba” gibi yumuşak bir öylemde bulunulsa bile Osmanlı iktidarının meşruiyet yapısından farklılaşamamaktadır. Çünkü Batı toplumlarında bir devlet baba anlayışından çok rasyonel bireyciliğin ve özerkliğin etrafında şekillenen bir yapı sistemleşmiştir. Ancak iktidar yasal ve rasyonel bir şekilde nitelendirildikten sonra toplumsal temsil ikincil konuma itilmektedir. Bu kapsamda hiyerarşik bir ilişki gerçekleşir. Bu doğrultuda modernleşme krizi olarak askeri darbeler, siyasal otoriteye rasyonel ve yasal bir anlam yükleme koşuluyla siyasal katılımın ve demokrasinin engellenmesi meşru görülmüştür. Örneğin ordunun kendini ulusla ilişkilendirmesinden doğan “ordunun avantajına olan her neyse bu ulus için de faydalıdır” gibi düşüncelerle askeri müdahaleler rasyonalize edilmektedir. Bazen ordu iktidarı tamamen kendi eline alır ve bir süreliğine hükümet konumunda bulunur. Tüm bu faaliyetlerin ortak noktası “sivil yönetimin yaratmış olduğu bozuklukları tamir etme” gibi hedeflerle ilgilenmeleridir. Bu noktada Türkiye’de demokratik yaşamın korunması biçiminde rasyonelleştirilmiş ve anti-demokratik bir şekilde 3 darbe gerçekleşmiştir. Parti kapatma davaları demokratik yaşamı ihla edecek nitelikte olup siyasal elitin kendi eliyle siyasetsizleştirdiği toplumsal kesimin temsini engellemektedir.

Osmanlı’dan miras bir şekilde devam ettirilen ataerkil zihniyeti toplumsal cinsiyet ve kadın üzerinden yapılan siyasi söylemlerde de görebiliriz. Bu kapsamda modern zamanlara da baktığımızda, Erdoğan’ın “kadın ve erkek eşitliği fıtrata ters”, “doğalarına aykırı” ya da Bülent Arınç’ın “kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak” ataerkil bürokratik devletin yansımasını gösterir. Bununla birlikte, askeri gücün azalması ve AKP’nin tek partili iktidarını pekiştirmesiyle neopatrimonyalizm Türk siyasi sisteminin baskın bir özelliği haline geldi. Kişisel gücün sistematik yoğunlaşması ile ilgili olarak: “vatandaşlarım”, “Kürt kardeşlerim”, “Dışişleri Bakanım”, “suç duyurum”, “bakanlarım”, “kadın kollarım”, “İçişleri Bakanım”, “Adalet Bakanım”, “genelkurmay başkanım” gibi söylemler bu duruma örnektir (Ugur-Cinar, 2017).

Özetle, modernleşme yoluna girildikten sonra patrimonyal geçmişle kurumlar düzeyinde bir kopuş yaşanmasına karşın bu kurumları şekillendiren, onların işlevlerini belirleyen zihniyet  -ataerkillik- dallanıp budaklanarak devam etmiş ve hatta modernliğin yansıması olan kurumların içine nüfuz ederek onların işlevlerini ve işleyiş biçimlerini etkileyip bir anlamda onları işlevsizleştirmiştir ve bu itibarla bugün Türkiye’de tanık olduğumuz modernite değil moderniteyi buharlaştıran onu tahrip eden neo patrimonyalizmdir (Nişancı, 2002).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir