Ankara, Çankaya
+903124785250
fpi@foreignpolicy.org.tr

Alman Ulus Kimliği’nin İnşası: Frank Aristokrasisi’nden Federal Almanya Cumhuriyeti’ne

DPE Ortak Kuruluşu

Ümran Gözel

Fransız İhtilali ile birlikte yaygınlaşmaya başlayan ulus-devlet modeli tüm dünyayı etkisi altına almış ve büyük değişikliklere sebep olmuştur. Ulus-devlet modelinin uluslaşmanın etkisiyle mi yaygınlık kazandığı yoksa ulus-devletlerin mi uluslaşma sürecini başlattığı tartışması ise hala devam etmektedir (SAKLI, 2012). Örneğin Almanya’yı ele aldığımızda uluslaşma sürecinin ulus-devletleşmeden önce olduğunu görürken, Fransa’yı ele aldığımızda durum tam tersidir (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Ulus üzerine bir çok çalışma yapılmış,birbirinden farklı bir çok tanımlamaya sahip olan bir kavramdır. Tek bir kalıba sığmayan bu kavramın çerçevelerini birleştirirsek eğer onu ‘tarih, geçmiş kültürler, dil, etnik köken, var olan veya hayal edilen ortak değerler bütününe bağlı olarak ortaya çıkan veya benimsenen aidiyet bilinci’ olarak tanımlayabiliriz (SAKLI, 2012).  Ulus-devlet ise devlet ile ulusun birbirine ait, birbiri için var olduğu varsayımına dayanır. Devlet, varolduğu toprak parçası üzerinde ulus adına egemenliği kullanarak meşruiyetini kazanmaktadır (SAKLI, 2012).

Almanya, İngiltere ve Fransa gibi gelişmiş -günümüzde- ülkelerle kıyaslandığında daha geç sanayileşen ve birleşmesini daha geç tamamlayan bir ülkedir (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Bunun yanında, federal bir devlet yapılanmasına sahip olan Almanya,  sahip olduğu coğrafi konum ve tarihsel geçmişiyle Avrupa ülkelerini dengede tutmuş, sınırlarını zaman zaman genişletmiş veya Doğu- Batı olmak üzere ikiye ayrılmış güçlü ve zengin bir Orta ve Kuzey Avrupa ülkesidir (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Fransa’nın aksine ulusçuluk fikri ulus devletten önce gelişen Almanya’da –başlangıçta siyasi bir özelliği olmayan ve soyut vatandaşlıktan uzak- Alman ulusu fikri Özdemir ve Bakan’a göre, “ evrensel siyasi değerlerden uzak, kültür ve ırk bakımından türdeş bir yapıyı esas alan bir ulusallığı benimsemiştir”. Bu anlayışla baktığımızda Almanya, tek- etnili rejimin en iyi örneklerindendir.

Ulusçuluk fikri ulus- devlet yapılanmasından önce gelişen Almanya’da ulusan bilincinin oluşması, kuşkusuz ulus devletin gelişiminde ve doğrudan siyasi bir çerçevenin oluşmasında büyük önem arz etmektedir. Almanya’da ulus devletin tarihsel gelişimi altı başlık altında incelebilir; İmparatorluk Öncesi Dönem, İmparatorluk Rejimi Dönemi, Weimar Cumhuriyeti Dönemi, Nazi Rejimi Dönemi, Soğuk Savaş Dönemi ve Soğuk Savaş Sonrası Dönem (Özdemi̇r & Bakan, 2016).

Geçmişe döndüğümüzde 11 ve 12. yüzyıllarda Alman ulusu ibaresini muğlak bir kavram olarak görmekteyiz bunun en büyük sebebi ise Alman ulusunun kendisinden çok daha baskın olan Roma İmparatorluğu’nun gölgesinde kalmasıdır (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Roma İmparatorluğu’nun otoritesinin zayıflamasıyla Alman ulusçuluğunun canlanmaya başlamıştır. Canlanmaya başlayan Alman ulusçuluğu devlet için gerekli olan siyasi bütünleştiriciliğin yanında dilsel bütünlüğe de ihtiyaç duymaktadır. Bu anlamda Almanya’yı ve Alman ulus birliğini olumlu veya olumsuz etkileyen bir dizi olay vardır; Martin Luther’in reformları, Otuz Yıl Savaşları ve Westphalia Anlaşması. Martin Luther’in reformları dilsel anlamda kısmen etkili olsa da Alman ulusunun oluşmasını geciktirmiştir (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Öte yandan Westphalia Anlaşması ile  Roma İmparatorluğu’nun yetkileri zayıflasa da Almanya’nın bölünmesi hızlanmıştır (Özdemi̇r & Bakan, 2016). 18. Yüzyıla geldiğimizde Fransız hegemonyasından sıyrılmak ve ulusal kimliğin oluşturulmaya başlanması için Almancayı Alman kültürünün diline dönüştürmek için bir dizi reform çalışmasını görüyoruz (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Hiç kuşkusuz bu, ulusal kimliğin oluşturulması için atılan en önemli adımlardan biridir. Almanya uluslaşma sürecinde kendisini dahili ve harici öğelerle sınırlayan bir anlayışı benimsemiştir (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Tek-etnili rejime en büyük örnek olmaları dolayısıyla hakim etnik grup dışındakilerin kendi dil ve kültürlerine zarar vermelerine inanmalarında bunun etkisi büyüktür. Örneğin, 1813-1815 yılları arasında Fransa’ya karşı gerçekleştirilen Kurtuluş Savaşı. Almanların dil ve kültür kimliğini öne sürdüğü bu savaş sonucunda Fransa, başta Almanya olmak üzere diğer koalisyon orduları tarafından yenilgiye uğratılmıştır. Savaş’ın ve Viyana Kongresi’nin ardından Prusya Gümrük Kanunu’nu çıkararak ülke içerisindeki gümrükleri kaldırarak ekonomik birlik sağlamış ve 1834 yılında da Alman Gümrük Birliği kurulmuştur (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Bu düzenlemelerle ticaret ve sanayide büyük gelişme sağlanmış, liberal ve demokratik bir milliyetçilik belirmiştir (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Alman Birliği’nde büyük role sahip olan Otto von Bismarck’ın Başbakanlığa gelmesi ile Prusya liderliğinde bir birliğin kurulması için çaba sarfedilmiş ve Kuzey Alman Konfederasyonu kurulmuştur (Özdemi̇r & Bakan, 2016). 1870-71 yıllarında gerçekleşen Fransa-Prusya Savaşı’nın etkisiyle güney Alman devletlerinin kabineleri Kuzey Alman Konfederasyonu ile birleşmiş ve Alman İmparatorluğu 1871 yılında doğmuştur. Almanya resmen ulusal birliğini tamamlamış ve I. Wilhelm Alman İmparatoru olmuştur (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Almanya, yalnızca Almanca konuşanlardan oluşan ve Bismarck etrafında birleşerek ulusal kimliğini oluşturan bir imparatorluk olmuştur. Bismarck bütün Almanların kültürel birliğini sağlamaktan uzak durmasının yanında imparatorluk dışında yaşayan Almanlara kapılarını daima açık tutmuş, imparatorluk içerisinde var olan farklı etnik kimlikleri eritmeyi amaçlamıştır. Alman İmparatorluğu’nda yaşayan ve Almanca konuşanlar Başbakan Bismarck önderliğinde birleşmiş ve Alman ulusal kimliğini oluşturmuşlardır. Birleşme için siyasi ihtiyacını Prusya öncülüğünde gerçekleştiren Alman İmparatorluğu’nun diğer ihtiyacı olan dil birliği de işte  bu şekilde sağlanmıştır. Buradan da anlayacağımız gibi, Alman ulus-devlet modeli;  ulusu etnisite ile eş tutan, dil birliğini esas alan ve aynı kökene sahip olmayı ilke sayan bir yapıya sahiptir (SAKLI, 2012). Bunun en aşırı örneğini ise Nazi rejiminde görebiliriz.

Alman ulusçuluğu; kan bağına, romantizme, şovenizme, saf ırka ve anti-semitizme sempati duyan bir ortamda gelişmesine devam etmiş ve bu gelişmeler Hitler Almanya’nın ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur (SAKLI, 2012). Hitler’e göre Almanya’nın yaptığı siyasi hataların düzeltilmesi için Alman toplumunun ve kültürünün yanilenerek birleştirilmesi gerekmekteydi. Bunun için de Alman halkının saf olmayan unsurlardan arındırılması gerektiğini savunmuştur. Ulusu saflaştırma fikrinin böylesine zararlı bir ideolojiye dönüşmesinde Hitler’in düşünce ve uygulamalarının etkisi fazladır. Örneğin; Nazi Rejimi’ni rahatsız edilen insanların ortadan kaldırılması, Alman halkının saflaştırılması için Yahudilerin kamusal alandaki görevlerinden uzaklaştırılması hatta özel hayatlarına dahi müdahale ederek evlenmelerinin yasaklanması (Özdemi̇r & Bakan, 2016). Ancak Nazi Almanya’sı Dönemi de Hitler’in intiharı ve Müttefik devletlerce Almanya’nın bölünmesiyle son bulmuştur. Bölünmüşlüğü her alanda yaşayan Demokratik Doğu Alman Cumhuriyeti ve Federal Alman Cumhuriyeti Soğuk Savaş’ın ardından 3 Ekim 1990’da tekrar birleşmiştir.

KAYNAKÇA

Özdemi̇r, H., & Bakan, S. (2016). Ulus Devletin Oluşumu ve Sorunları Açısından Almanya ile Fransa’nın Karşılaştırılması. 41.

SAKLI, A. R. (2012). Fransa ve Almanya’da Uluslaşma Süreci ve Ulus Bilincinin Oluşumu. Akademik Bakış Dergisi, 32, 1-19.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir